
Bu hafta sonundan başlayarak on gün boyunca dünya üç ayrı önemli ülkede yapılacak seçimler dolayısıyla nefesini tutacağı bir döneme giriyor.
25 Ekim Pazar günü (yarın) Brezilya’da cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turu yapılıyor. Ülkede yükselen faşizmin temsilcisi olan Flavio Bolsonaro 2000’li yılların başından beri ülkenin en önde gelen siyasi şahsiyeti haline gelmiş olan Lula ile yarışacak.
27 Ekim Salı günü İsrail’de parlamento seçimleri var. Soykırımcı Netanyahu seçmenden Gazze halkına karşı izlediği soykırıma onay bekleyecek.
Nihayet, 3 Kasım Pazar günü dünyanın en önemli gücü Amerika Birleşik Devletleri’nde iki başkanlık seçiminin ortasına düşen yılda yapılan geleneksel “ara seçim” var. Her ne kadar Trump kendisi seçime girmeyecek olsa bile, Kongre’nin (ABD’de parlamentoya karşılık gelen kurum) iki kanadı da (Senato ve Temsilciler Meclisi) seçimden geçecek. Senato’nun üçte biri, Temsilciler Meclisi’nin ise tamamı yenileniyor.
Trump’ın politik hattının da faşizm doğrultusunda olduğu hatırlanacak olursa, bu üç seçimin de faşizm ve soykırım konusunda oylamalar olarak görülmesi doğru olur. Yani önemi büyük bunların. Ama esas büyük test 2027 baharında Fransa’da geliyor. O ülkede 21. yüzyıl faşizminin en köklü ve en güçlü temsilcisi olan faşist parti Ulusal Derleniş’in (Rassemblement National-RN) önderi Marine Le Pen cumhurbaşkanlığı yarışında kamuoyu yoklamalarında açık ara önde gidiyor. Kısacası dünya 21. yüzyıl faşist yükselişinin özellikle sıcak bir dönemine giriyor.
Her ülkenin sınıf mücadeleleri alanında tarihsel deneyimi, siyasi güçler mevzilenmesindeki çeşitliliği, politik güçler dengesi ve ideolojik atmosferi kendine özgü renkler taşır. Ama 21. yüzyılın içinde bulunduğumuz yıllarının (özellikle 2008 finansal çöküşünün ertesinde) dünya çapındaki belirleyici özelliğinin faşizmin 1930’lu yıllardan sonra yeniden yükselişi olduğu Gerçek gazetesi sayfalarında yıllardır sürekli işlenen bir konu olmuştur. Burjuvazinin ve varlıklı modern küçük burjuvazinin kendine sosyalist süsü veren aydınları, sağdaki liberaller ile birlikte, on yıllardır “popülizm” adında bir entelektüel oyuncak ile meşgulken Devrimci İşçi Partisi yıllardır, on yıllardır faşizmin yükselişi konusunda Türkiye solunu ve işçi hareketini uyarıyor.
Şimdi yukarıda sayılan bütün ülkelerde faşist, İsrail’de ise soykırımcı bir kutbun seçime damgasını vurması karşısında da uyanık olmak ve işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda atılacak adımlar üzerinde düşünmek görevimizdir. Proletarya uluslararası bir sınıftır. Politikası da enternasyonalist olmalıdır. Öyleyse, Türkiye’nin öncü işçileri de başka ülkelerdeki gelişmeleri hem izlemeli hem de var olan koşullarda nasıl bir politika yürütülmesi gerektiği üzerinde düşünmelidir.
Brezilya’nın önemi
Yarın bir seçime sahne olacak olan Brezilya birçok bakımdan hem bölgesi hem de dünyanın bütünü açısından çok büyük öneme sahip bir ülkedir. Bir kere, Trump’ın faşist politikalarını derinleştirdiği ikinci döneminde, herkesin bildiği gibi, Latin Amerika’nın önemi yükselmiştir. Trump 19. yüzyılda ABD’nin dış politikasının çok önemli bir özelliği olan Monroe Doktrini’ni canlandırmış, kendi adı Donald ile birleştirerek “Donroe doktrini” haline getirmiştir. Buna göre, ABD, Batı yarıküresinde tek hegemonik güç olacaktır. Amaç, en başta, Çin’i Batı yarıküresinden uzaklaştırmak, bu temelde orada elde edilen gücü dünya hâkimiyeti için sıçrama tahtası yapmaktır. Brezilya ise Latin Amerika’nın devidir, en büyük ekonomisine sahiptir, bu sayede Latin Amerika devletleri arasında “ağabey” gibi davranmaktadır, tabii askerî gücü de buna bağlı olarak diğerlerinden üstündür. Sanayisi ve tarımı, emperyalizme tâbi bir ülke için çok güçlü olduğu gibi, petrol zenginliği de vardır.
İkincisi, bu nedenle Brezilya’daki siyasi dengeler diğer Latin Amerika ülkeleri üzerinde büyük etkiler yaratır, ABD’nin bu yılın başlarında kurduğu, sağcı, gerici veya düpedüz faşist yönetimler altındaki Latin Amerika ülkelerini bağrında toplayan Amerika Kıtaları Kalkanı (Shield of the Americas) açısından Batı yarıküresindeki dengeleri belirlemek bakımından çok büyük önem taşır. Birçok küçük ve yoksul Latin Amerika ülkesi politikasını Brezilya’da iktidarda olan güçleri hesaplayarak belirlemektedir.
Üçüncüsü, Brezilya BRICS üyesidir. Bazılarının fantastik biçimde ABD hegemonyasına rakip gördüğü bu uluslararası grup (adı, Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın İngilizce adlarının baş harflerinden geliyor) gerçekte böyle bir potansiyel taşımıyor olsa da Çin’in ve Rusya’nın dünya politikasında yararlanmaya çalıştığı bir güç odağı oluşturmaktadır.
Nihayet ve en önemlisi, Brezilya toplumu, işçi sınıfı hareketi ve sosyal mücadelelerin son yarım yüzyıl içinde, yaklaşık 1980’den itibaren çok güçlü bir atılım içine girdiği bir ülkedir. Bunun sonucunda, dönemin ilk yarısında, Lula’nın da önderliği içinde yer aldığı İşçi Partisi (PT) birleşik bir sınıf partisi olarak kurulmuş, işçi sendikaları büyük atılımlar yapmış, topraksız köylüler ve konut yokluğuyla boğuşan kent yoksulları güçlü örgütler oluşturmuş, kadın hareketi ve siyah halk örgütlenerek mücadeleye girmiş, kısacası Brezilya önemli toplumsal mücadelelerin sahnesi olmuştur. Dönemin sonlarına doğru da şimdiki başkan Lula’nın İşçi Partisi (PT) iktidara tırmanmıştır. Her ne kadar, dönemin ikinci yarısında (kabaca 2005’ten günümüze) bu yükseliş durmuş, PT eski gücünden çok şey yitirmiş, bütün hareketler liberalleşmişse de bir önceki dönemin kitle örgütleri (mesela dünyanın en güçlü köylü hareketi MST) hâlâ ayakta ve faaldir. Şayet faşizm iktidara gelirse, bu hareketlerin ezilmesi ya da en azından devlet baskısı altında köşeye sıkıştırılması ve hareket edemez hale gelmesi mümkündür.
Flavio Bolsonaro: faşist babanın mirasçısı
Cumhurbaşkanlığı seçiminde bir yanda yukarıda sözünü ettiğimiz büyük toplumsal canlanmanın bir ürünü olarak 2003’ten 2011’e kadar başkanlık yapmış olan, köken olarak militan bir işçi önderi olan Lula var. Öteki tarafta ise 2019-2023 arasında başkanlık yapmış olan Jair Bolsonaro’nun oğullarından biri olan Flavio Bolsonaro. Oğul Bolsonaro milletvekili. Seçime hâlâ hayatta olan babasının değil kendisinin giriyor olmasının nedeni, baba Bolsonaro’nun hapiste olması. Bunun nedeni kendiliğinden çok şey anlatıyor: Jair Bolsonaro (yani baba) 2022 seçimlerini Lula’ya karşı kaybettikten sonra Ocak 2023’te, aynen Trump’ın 2020 seçimlerini kaybettikten sonra 6 Ocak 2021’de MAGA güruhlarına Kongre binasını bastırtması gibi, kendi taraftarlarını Brezilya’nın bütün iktidar timsali binalarına saldırtarak darbe yapmaya kalkışmasıdır. Yani bugün başkan seçiminde yarışan oğul Bolsonaro aslında darbeci bir babanın emanetçisidir.
Her darbeci faşist değildir. Ama Bolsonaro ailesi faşisttir. Jair Bolsonaro, bir kere, Brezilya’nın 1964-1985 arasında pençesine düştüğü ve ülkeyi 21 yıl demir yumrukla yöneten askerî darbeyi göklere çıkarmaktadır (kendisi de eski askerdir). İkincisi, 1930’lu yılların faşizminin sembollerine hem Brezilya deneyimindeki ifadesi ile hem de uluslararası faşizmin, özellikle Brezilya’nın eski sömürgeci gücü Portekiz’deki Salazar yönetimi aracılığıyla sahip çıkmaktadır. Ayrıca, bütün faşistler gibi, işçi sınıfını bölmek için “yabancı”lara saldırmaktadır. Nihayet, faşizmin dünya çapında yükselmekte olduğu, Trump’ın Batı yarıküresindeki bütün sağ ve aşırı sağ hareketleri kendi gölgesinde topladığı bir dönemde bu tür sağ hareketlerin faşizmden bağımsız kalmasını beklemek yanlış olur. Yani faşist olmasa bile faşistleşeceğine kesin gözüyle bakmak gerekir.
Faşist adaya karşı işçi sınıfına ihanet etmiş sosyalist başkan
Lula, iktidara 1979’daki bir dev grev dalgasından ve 1980’li yılların büyük mücadele yükselişinden gelen bir atmosfer içinde “sosyalizm” vaat ederek başa gelen bir politikacı olarak 2003-2011 arasındaki sekiz yıllık iktidarında (“aile bütçesi” adı verilen bir yoksullukla mücadele programında ciddi bir atılım dışında) hemen hemen hiçbir vaadini yerine getirmemiş bir başkandır. En az bunun kadar önemli bir olgu da Lula’nın partisi PT’nin yöneticilerinin devletin en yüksek kademelerinde görev yaparken sürekli rüşvet, irtikâp, komisyonculuk vb. yaparak ceplerini doldurmalarıdır. Bu o kadar yaygındır ki, iktidarda olan bir partinin ileri gelen mensupları doğal olarak bir koruma kalkanı arkasında olduğu halde, sayısız PT bakanı, milletvekili, belediye başkanı, danışman vb. zamanla yargılanmış ve hapse atılmıştır. Lula dönemini bir “kleptokrasi” (hırsızlar yönetimi) olarak nitelemek hiç aşırılık olmaz. Lula kendisi bile başkanlık süresi bittikten sonra tartışmalı bir dava sonucunda bir süre hapis yatmış, ama daha sonra hakkında verilen mahkûmiyet kararı bozulunca çıkmıştır.
Lula’nın ve partisinin bu sicili, dünya solunun bazı kesimlerinin, özel olarak da uluslararası devrimci Marksist hareketin birçok kanadının Brezilya seçimlerinin ikinci turunda sandığa gitmeme politikasını benimsemesine yol açmış bulunuyor.
Devrimci İşçi Partisi, enternasyonalist bir parti olarak, olanakları çerçevesinde Brezilya’yı bütün tarihi boyunca dikkatle izlemiştir. Bu parti Lula’nın daha 2003’te seçimleri kazanmasından önce İMF boyunduruğuna girmeyi kabul etmesine karşı çıkmış, Lula cumhurbaşkanı olduktan sonra da bırakın PT’nin programındaki sosyalizm vaadini, büyük işçi ve emekçi kitlelerinin en basit taleplerine bile sahip çıkmamasını teşhir etmiş ve eleştirmiştir. Bu partinin başkanı Sungur Savran 2004’te İşçi Mücadelesi dergisinde, 2006’da ise Praksis dergisinde yayınladığı makalelerde Lula’nın işçi-emekçi halka ihanet ettiğini kanıtlarıyla ortaya koymuştur.
Buna rağmen, 2022 seçimlerinde olduğu gibi, 2026 seçiminde de Devrimci İşçi Partisi, faşist bir aday karşısında ikinci turda Lula’dan yana oy kullanılmasını doğru bulmaktadır. Faşizm bir vebadır, bir barbarlık habercisidir, işçi sınıfının ölümüne düşmanıdır. “Denize düşen yılına sarılır” demiyoruz. Şayet Bolsonaro’nun karşısında açıkça burjuvazinin temsilcisi olan bir aday bulunsaydı biz de sandığa gidilmemesini tavsiye ederdik. Burjuvazinin diğer kanatları faşizme karşı asla tutarlı bir mücadele veremez. Tam tersine, liberal burjuvaziyi destekleyen, faşizmin yükselişinin koşullarını hazırlıyor demektir. 2022 Fransa seçimlerinde Marine Le Pen karşısında Macron’a oy verilmesine karşı çıkarken Gerçek gazetesi, açık açık, “bugün Macron’a oy vermek yarın Marine Le Pen’in kazanmasının yolunu döşemektir” diyordu. Onun için de o durumda yapılması gereken sadece seçim sonrası büyük savaşlara hazırlanmaktı. Ama işçi hareketinin en sağ kanadının, üstelik hırsız kadrolarının lideri olarak Lula bile faşist bir adayın kazanmasına bir barikatsa oylar Lula’ya verilmelidir.
İlk turda Bolsonaro iki yüzde puan farkıyla öndeydi. Üstelik üç başka küçük sağcı aday vardı, onların da Bolsonaro’ya oy çağırması bekleniyordu. Ancak iki tur arasında işçi emekçi kitlelerde ve gençlikte büyük bir seferberlik görüldü. Örneğin, bu yazının başındaki fotoğraf Lula’nın Minas Gerais kentini ziyaretinde çekilmiştir. Öyle görünüyor ki seçim çok çekişmeli geçecektir.
Dünya solu, uzun süre faşizmi göremedi, tanıyamadı. Ne zaman Trump’ın MAGA güruhu Kongre’yi bastı, sol faşizmin kapıda olduğunu anladı. Şimdi, belki de bu gecikmenin ceremesini ödüyor. Sol görünüm vermek için, kendini reformist bataklıktan ayırmak için, “en devrimci benim” diyebilmek için faşist adayla sağ sosyalist adayı aynı yere koyuyor.
Politikası bütün alanlarda devrimci olan bir parti, faşizme karşı birleşik cephe şiarının en uç uygulamasından uzak durmaktan neden kaçınsın ki? Gocunacak nesi olabilir?
Seçimden sonra sınıf mücadelesinin yükseltilmesi faşizme karşı esas sonuç alıcı hamle olacaktır.
