Suriye’de kravatlı tekfirciler yürüdükçe emperyalizm kazanıyor! Tüm halklar kaybediyor!

Suriye’de son bir hafta içerisinde tekfirci mezhepçi HTŞ (Şam Kurtuluş Heyeti) güçleri, Halep’teki Kürt mahallelerini ele geçirdikten sonra Fırat nehrine doğru yöneldi ve PYD’nin (PKK çizgisindeki Kürt partisi Demokratik Birlik Partisi) başını çektiği SDG (Suriye Demokratik Güçleri) içinde yer alan Arap aşiretlerini buradan kopartıp yanına çekerek Fırat’ın doğu yakasına geçtiler. HTŞ’nin askeri ilerleyişi sürerken Şam’da HTŞ ve SDG yöneticileri arasında bir müzakere masası kuruldu. Bu masa HTŞ lideri Ahmet eş-Şara’nın koşulsuz teslimiyet anlamına gelen dayatmaları sonucunda dağıldı. Arap aşiretlerinin saf değiştirmesi ile Rakka ve Deyrezzor’a hâkim olan HTŞ, Kürt nüfusun yoğunlukla yaşadığı Haseke ve Kobane’yi kuşattı. Bu süreçte DAİŞ mahkumlarının bulunduğu hapishaneler de HTŞ güçlerinin kontrolüne geçti. HTŞ’nin askeri ilerleyişi SDG ile yeni bir ateşkes anlaşmasına varılmasıyla geçici olarak durdu. Bu anlaşmaya dair yapılan açıklamalarda, 4 gün süreyle ateşkes ilân edilirken SDG’ye ait silahlı güçlerin HTŞ’nin yönettiği Suriye Arap Ordusu’na entegrasyonu konusunda mutabık kalındığı, SDG adına Mazlum Abdi’nin Savunma Bakan Yardımcılığı ve Haseke Valiliği için birer aday önermesi, HTŞ güçlerinin Haseke şehir merkezine ve Kürt köylerine girmeyeceği belirtiliyor.

Tüm bu gelişmeler olurken Kürt halkı Rojava’nın tekfirci çizmeleri altında ezilmesi ihtimaline karşı yoğun bir öfke göstermiştir. Kürt halkı Rojava dışında Türkiye ve Irak’ta da geniş bir nefsi müdafaa ruh haline ve kitle seferberliği içine girmiştir. Kürt siyasi önderlikleri emperyalizmin ve sömürgeciliğin masalarında HTŞ’yle hangi pazarlıklar ve anlaşmalar içinde olursa olsun Kürt halkının tekfirci mezhepçi çetelerde gördüğü DAİŞ barbarlığının bir yansımasından ibarettir. Kürt halkının bu öfkesi tekfirci mezhepçi katliamları yaşamış olan, DAİŞ’in açtığı yoldan emperyalizmin, Siyonizmin ve sömürgeciliğin nasıl dolu dizgin gittiğini gören her inançtan, milletten, memleketten Batı Asya’nın halkları nezdinde haklı olduğu kadar birleştirici bir öfkedir.

Emperyalizm ve sömürgecilik tekfirci mezhepçi vekilleriyle Suriye’yi birleştirmiyor parçalıyor!

Bu gelişmelerin Suriye’deki siyasi durumu Esad’ın devrilmesinden sonra yeni bir niteliksel aşamaya getirdiği açıktır. Suriye’de gelinen niteliksel olarak yeni bu aşama tekfirci mezhepçi bir yapılanma olan HTŞ’nin, Türkiye’nin ve Suudi Arabistan’ın desteğiyle, Amerikan himayesiyle ve İsrail’in icazetiyle devletleşmesi yönündedir. Bu gelişme iddia edilenin aksine Suriye’nin birliği ve bütünlüğü yönünde görülemez. Tam tersine bu gelişmenin arka planında tekfirci-mezhepçi HTŞ’nin Suriye’nin Arap nüfusunun parçası olan Alevilere ve Dürzilere yönelik katliamları ve katliam girişimleri vardır. Kürtler açısından bakıldığında ise etnik arındırma ve kitlesel göç yoluyla Fırat’ın doğusundaki bölgelere sıkıştırılmak ve silahsızlandırılmak istenen, böylece kitlesel kıyım tehdidi karşısında savunmasız bırakılmak istenen bir halk söz konusudur. Kürtler de en az Araplar kadar Suriye’nin yerli sakinleridir. Tekfirci mezhepçi HTŞ’nin askeri gücü Suriye’ye dışarıdan bilhassa Kafkasya ve Orta Asya’dan gelmiş profesyonel savaşçıları da içermektedir. HTŞ ayrıca Türkiye ve Suudi Arabistan gibi dış ülkelerin mali, askeri, siyasi desteğini almaktadır. Nihayet ABD emperyalizminin himayesiyle ve İsrail’in icazetiyle hareket etmektedir. HTŞ’nin bu dış güçlerin himaye ve desteğiyle kendi iradesini Suriye’nin yerli halklarına zorla dayatması kelimenin hiçbir anlamında Suriyeli bir nitelik taşımıyor. Suriye’yi birleştirmiyor parçalıyor.

HTŞ güçleri Amerikan ve İsrail vekili olarak Suriye’de hakimiyet kuruyor

En önemlisi de HTŞ’nin bilfiil Suriye topraklarını işgal eden İsrail’e tek kurşun atmamış olması, İsrail’in himaye ettiği bölgeler üzerinde herhangi bir hakimiyet iddiası öne sürmemesi, nihayet Halep’e ve daha sonra Fırat’ın doğusuna yönelen askerî harekâtını Paris’te İsrail’le vardığı anlaşmanın ardından, sırtını İsrail’e dayayarak başlatmış olmasıdır. Paris görüşmelerinde HTŞ ve İsrail, siyasi ve ticari işbirliğini askeri bir güvenlik ortaklığına doğru genişletme yoluna girmiş, İsrail’e güvence vermiş ve ondan güvence alarak askeri taarruza girişmiştir. HTŞ güçleri Amerikan ve İsrail vekili olarak Suriye’de hakimiyet kurmaktadır. HTŞ güçlerinin Irak sınırına ulaşmasıyla birlikte Irak’ta Şii Haşdi Şabi güçlerinin sınırda konuşlanması bu gelişmenin gerçek niteliğinin muhataplarınca kavranmış olduğuna işaret ediyor. HTŞ’nin düzenli güçlerle Irak’a yönelmesi kısa vadede beklenemezse de bu süreçte yaşanan kaos ile hapishanelerden kaçan ya da salınan DAİŞ mahkumlarının fiilen bu iş için vazifelendirilmesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

Kürt halkının taleplerinin meşruiyeti kimsenin icazetine bağlı değildir

Kürt halkının kendi kaderini tayin etme doğrultusundaki talepleri ise bir siyasi proje olarak uygun olup olmadığına bağlı olarak değerlendirilemez. Bu talepler birer hak olması açısından değerlendirilmelidir. Bu haklar ulusların ve dillerin tam eşitliği ilkesi temelinde başka herkes gibi Kürtlerin de hakkıdır. Suriye’nin sözüm ona siyasi birliği adı altında Kürt halkının meşru hak ve talepleri inkâr edilemez. HTŞ’nin Kürt dilini ve kimliğini tanımaya yönelik attığı adımlar, Kürtlerin eşitliği yönünde atılmış adımlar değil Kürtlerin temel hak ve hürriyetlerini sınırlandırmak ve Kürt halkının boyunduruk altında tutulmasını meşrulaştırmak için atılmış adımlardır.

Emperyalizmin ve Siyonizmin himayesi tüm halklar için zillettir!

Suriye’nin tüm halkları açısından emperyalizmin ve Siyonizmin himayesi zillettir. Bugün Kürt halkının yaşadığı mezalim karşısında Amerikan emperyalizminin ve Avrupa Birliği ülkelerinin aldığı utanmazca tutum karşımızdadır. Ancak açıkça belirtilmelidir ki ABD ve Avrupa emperyalizminin tutumu bir sürpriz değildir. Emperyalizmin SDG’yle “müttefiklik” ilişkisi hiçbir zaman eşitler arası bir ilişki olmayıp bilhassa ABD tarafından tek yanlı belirlenmiş, her zaman resmi olarak DAİŞ’le mücadele ile sınırlandırılmıştır. DAİŞ’le mücadele ilk andan itibaren Amerikan çıkarlarının kod adı olmuştur ve bu hiç değişmemiştir. Dolayısıyla HTŞ’nin DAİŞ’e karşı mücadele adına kurulan ABD’nin başını çektiği koalisyona katılması da ABD’ye biat etmenin gayriresmî bir beyanı niteliğindedir. Bu bağlamda Kürt hareketinin çeşitli bileşenlerinin ABD’ye yönelik sitemlerinin ve eleştirilerinin politik bir geçerliliği ve gerçekliği yoktur. ABD’nin destek ve himayesinin, Rojava’da Kürtlerin kazanımları namına hiçbir şeyin güvencesi olmadığı açıkça görülmüştür.

Amerikan çıkarlarının kod adı: DAİŞ’e karşı ittifak

ABD’nin YPG’ye ciddi miktarda askeri teçhizat ve eğitim desteği sağladığı, Amerikan çıkarları gerektirdiğinde hava desteği verdiği bilinmektedir. Öte yandan bu askeri alanda silahlandırmanın kopmaz bir parçası Kürt halkının bir bütün olarak politik anlamda silahsızlandırılması olmuştur. Kürt halkının en temel, haklı ve meşru talepleri PYD’nin DAİŞ’e karşı mücadelede ABD’nin müttefiki olarak gösterdiği başarı ve ödediği bedellere dayandırılmıştır. Bu çürük zemin bugün itibariyle Amerikan elçisi Thomas Barrack’ın şu sözleriyle paramparça olmuştur: “Kürtlerin liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG), 2019 yılına kadar DAİŞ'in bölgesel halifeliğini yenilgiye uğratmada ve binlerce DAİŞ savaşçısı ile aile üyesini El-Hol ve El-Şeddadi gibi hapishane ve kamplarda tutmada en etkili kara ortağı olduğunu kanıtladı. O dönemde ortaklık kurulacak işleyen bir merkezi Suriye devleti yoktu; Esad rejimi zayıflamıştı, tartışmalı bir durumdaydı ve İran ile Rusya ile olan ittifakları nedeniyle DAİŞ'e karşı uygun bir ortak değildi. Bugün durum temelden değişmiştir. Suriye artık (2025 sonlarında 90. üye olarak) DAİŞ'i Yenmek İçin Küresel Koalisyon'a katılan, Batı'ya yönelme ve terörle mücadelede ABD ile iş birliği sinyali veren, tanınmış bir merkezi hükümete sahiptir.”

HTŞ’yi caydıran emperyalizm değil Kürt halkının nefsi müdafaasıdır

Ayrıca PYD önderliği, DAİŞ’le mücadelede elde ettiği başarıların karşılığında, ABD’nin destek ve himayesinde, Rakka ve Deyrezzor gibi Arap bölgelerinde ve enerji havzalarında elde ettiği hakimiyeti meşru bir kazanım olarak görmekle ölümcül bir hata yapmıştır. PYD önderliğindeki SDG’ye dahil olarak bu sürece katılan Arap aşiretlerinin motivasyonunun “Rojava devriminin çoğulcu üçüncü yolu” değil ABD emperyalizminin askeri politik koordinasyonu ve Suudi Arabistan başta olmak üzere işbirlikçi Arap devletlerinin rızası olduğu bugün apaçık ortadadır. PYD’nin siyasal meşruiyetini Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkına değil de ABD’yle ittifaka dayandırması Kürt halkı için bir zaafa dönüşmüştür. İsrail’in Türkiye ile bölgesel rekabeti içinde PYD’ye destek verme vaatlerine ilişkin alınan ikircikli tutumlar ise bu zaafı derinleştirmiştir. Nihayet 10 Mart 2025 mutabakatının 8. Maddesi tekfirci mezhepçi HTŞ çetelerinin Alevi katliamını “Esed rejiminin kalıntılarıyla ve ülkenin güvenliği ile birliğini tehdit eden unsurlarla mücadele” olarak tanımlamış ve SDG’nin HTŞ’ye desteğini ilan etmiştir. Bu maddenin altına imza atan Mazlum Abdi, Alevi katliamları dolayısıyla BM Güvelik Konseyi acil toplantıya çağrılmışken Ahmet eş-Şara’yı kuyudan çıkartacak bir halat uzatmış ve bugün bu halat aynı eş-Şara tarafından Kürt halkının boynuna geçirilmiştir. Kürt siyasi önderliklerinin bu yanlış tutumları Kürt halkına gerçek müttefikler kazandırmamıştır. Tam tersine bugün emperyalist/Siyonist destekli bir taarruz karşısında Kürt halkını siyaseten yalıtmak isteyen sömürgeci güçlerin eline oynamıştır.  

ABD’nin tavşana kaç tazıya tut politikası ya da iyi polis kötü polis oyunu

Gelinen aşamada ABD emperyalizminin içinde Suriye’deki sürece yönelik farklı eğilimlerin dillendirilmesini abartmamak gerekir. HTŞ’nin hamiliğine soyunarak Kürtlere parmak sallayan Thomas Barrack ile SDG’nin hamiliğine soyunarak HTŞ’ye Amerikan senatosundan yaptırım tehdidi yapan Lindsey Graham aynı emperyalist madalyonun iki yüzünden ibarettir. Bunlar son tahlilde “tavşana kaç tazıya tut” diyen emperyalist politikacılar olarak görülmelidir. Bunlar iyi polis kötü polis oyununu oynayarak, ABD’yi hâlâ HTŞ’yi Haseke ve Kobani dışında tutan ve Kürtleri koruyan bir güç olarak lanse etmektedirler. Oysa bunun gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur. HTŞ’nin askeri ilerleyişi, onun askeri kapasitesinin bir ürünü olmaktan uzaktır. ABD önce Halep’te, Kürtlere Fırat’ın doğusunu güvenli alan olarak lanse etmiş ve direnişi kırmıştır. Daha sonra yine ABD, Kürt silahlı güçlerinin Haseke’ye doğru çekilmesinde ve ayrıca DAİŞ mahkumlarının bulunduğu hapishanelerin HTŞ’ye devredilmesinde arabuluculuk yapmıştır. Nihayet artık HTŞ’yi caydıran ve ateşkese yönlendiren ABD’nin varlığı değil Kürt halkının nefsi müdafaasıdır. Suriye’deki Kürt yoğunluklu şehir ve köylerde nefsi müdafaa pozisyonu alması, Kürt halkının Türkiye ve Irak’ta gösterdiği kitle seferberliğiyle birleşerek HTŞ’yi ve onu destekleyen güçleri caydırmaktadır. ABD bu noktada bir kez daha HTŞ’yi durdurmak üzere değil vekilinin politik hakimiyetini Kürt halkına dayatmak üzere devreye girmektedir.

Sömürgeci burjuvazi memnun, “petrol açılımı” sürüyor

Bugün Suriye’de ortaya çıkan siyasi tablo Türkiye’deki açılım sürecinin gerçek niteliğini de gözler önüne sermiş bulunuyor. Suriye’de yaşananların Türkiye’deki süreci olumlu mu yoksa olumsuz mu etkileyeceğine dair farklı görüşler söz konusudur. Bir görüşe göre Suriye’deki ihtilafın bir şekilde bir çözüme kavuşması Türkiye’deki süreci ilerletecektir. TBMM’de kurulan açılım komisyonunun ortak rapor konusundaki çalışmalarını hızlandırması buna delil olarak gösterilmektedir. Diğer yandan Suriye’de yaşanan süreçle ilgili iktidar kanadından yapılan açıklamalar gerçek niyetleri açık eden cinsten olmuştur. Devlet Bahçeli’nin Fırat’ın doğusunda baştan başa “mıntıka temizliği” tanımını kullanmasının Kürt halkı nezdinde “etnik temizlik” iması olarak algılandığı açıktır. Oysa bir dönem Kürt hareketinden yapılan neredeyse her açıklamada kendisine teşekkürler ve iltifatlar yapılarak söze başlanıyordu. Bununla birlikte Devlet Bahçeli’nin halen Öcalan’a referans yaparak PYD önderliğini Öcalan’a itaatsizlikle itham etmesi ise manidardır. Bahçeli’nin bu yorumu İmralı tarafından çok yakın zamanda heyetle görüşme yapıldığı halde tekzip edilmiş değildir. Sonuçta söz konusu sürecin demokrasi ya da çözüme dair iddiaları makyajdan ibaret, tasfiye hedefinin ise gerçeklik olduğu düşünülürse cevap bellidir. Eğer baştan beri tanımladığımız gibi bu sürecin niteliği bir “petrol açılımı” ise Suriye’de yaşananların sömürgeci burjuvazinin Suriye’nin enerji havzalarına erişimini güçlendirdiği açıktır. Bu haliyle sömürgeci burjuvazinin yaşanan sürecin petrol açılımına halel getirmeyeceğini öngördüğü düşünülebilir. Öte yandan Kürt halkının eşitlik doğrultusundaki haklı ve meşru talepleri açısından olumsuz sonuçlar doğuracağı açıktır. Bu durum özellikle yoksul Kürt halk kitlelerinden gelen basınçla şimdiye kadar petrol açılımına büyük oranda angaje olmuş görünen Kürt burjuvazisi nezdinde farklı eğilimlerin gelişmesine sebebiyet verebilir.

Emperyalizmin gölgesinde zafer arayanlar hüsrandan başka bir şey bulamazlar

Dün, bugün ve her zaman emperyalizmin gölgesinde zafer arayanlar hüsrandan başka bir şey bulamazlar. Bu Suriye Arap halkı için de geçerlidir. ABD emperyalizminin himayesinde Kürtler karşısında elde edildiği düşünülen sözde zafer Suriye Arap halkının bugününü ve geleceğini zincire vurmuştur. Suriye’de HTŞ güçlerinin ilerleyişi ile ABD ve İsrail çıkarları dışında hiçbir şey güvence altına girmiş değildir. HTŞ’nin girdiği yol, Batı Asya’da tekfirci-mezhepçi gericiliğe emperyalizmin kanatları altında iktidar gücüne erişmenin bir örneğini sunmuştur. Bunun Türkiye’de ve Batı Asya’da tekfirci-mehzepçi gericiliğin yelkenlerini şişirecek gerici bir rüzgar yaratacağını başından beri ısrarla belirtiyoruz. Cumhuriyet ve laikliğe sözde çok önem veren geniş bir kesimin, sömürgeci burjuvazinin ırkçı milliyetçi propagandasının etkisinde ve “üniter devlet” saplantısıyla HTŞ çetelerini alkışlaması ibretlik bir çelişkidir. Anti-emperyalist bir retorikle Suriye’deki Kürt hareketini telin edenlerin emperyalist ve Siyonist bir operasyona alkış tutar noktada olması da aynı şekilde ibretliktir.

Anti-emperyalist olan Kürde karşı emperyalizmin himayesini aramaz, Kürt kardeşini emperyalizme karşı saflara kazanmaya çalışır

Bugün anti-emperyalizmle enternasyonalizmin birbirinden ayrılmaz bir bütün oluşturduğu tekrar tekrar kanıtlanmaktadır. Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı, emperyalist zincirleri kırmak istiyorsa Kürde karşı emperyalizmin himayesini aramak yerine emperyalizme karşı Kürt kardeşini kazanmaya çalışmalıdır. Devrimci sınıf siyaseti bu gerçeklikten hareketle Kürt halkının haklarını sadece bir insan hakları sorunu olarak değil anti-emperyalist mücadelenin bir gereği olarak müdafaa etmeyi gerektirir. Hiç şüphesiz ki emperyalizmden medet uman tüm siyasetlerin eleştirisi bir görevdir. Öte yandan NATO üyesi olup, emperyalizmin İsrail’e kalkan olan ve en başta soykırıma tabi tutulan Filistin halkı olmak üzere Batı Asya’ya ölüm yağdıran üslerine ev sahipliği yapan, halkı emperyalizmin zincirlerine vurulmuş bir ülkede birinci görev kendi ülkemizde emperyalist zincirleri kırmaktır. Kendi ülkemizdeki sömürgeci burjuvazinin politikalarına karşı mücadele etmektir.